M.Serdar Kuzuloğlu ile Röportaj-2

M.Serdar Kuzuloğlu ile Röportaj-2

M.Serdar Kuzuloğlu ile olan röportajımızın ikinci bölümünü okumaktasınız:) Bu keyifli röportaj için M.Serdar Kuzuloğlu’na ve Yeşim Mutlu’ya tekrardan çok teşekkürler..

Türkiye’de internet girişimciliği sizce ne düzeyde? Yurtdışındaki girişimcilik örneklerinden artı ve eksileri nelerdir?

Türkiye’de en önemli problem kavramlar hakkında çok fazla konuşup bir anda içini boşaltabiliyor olmamız ve bu durumun bir reflekse dönüşmesi. İnternet girişimciliği nedir? Bunun bile tanımının insanların kafasında net olduğunu düşünmüyorum. Yani bir siteyi ayağa kaldırmak mıdır? Bir hayale sahip olmak mıdır? İyi bir yatırım almak mıdır? O hayali gerçekleştirip satıp para kazanmak mıdır? Nedir? Açıkcası tam olarak bilmiyorum. Ben blogumda “İnternet Girişimcilerine Dost Tavsiyeleri” diye bir yazı yazmıştım. Orada kendi edindiğim tecrübeleri paylaşmıştım. Gördüğüm birkaç tane sıkıntılı nokta da şöyle: Bi kere bizde bir gencin geleneksel tabirle “bir baltaya sap olması” çok tesadüflere bağlı hale geldi. Eğitimini çok zor şartlar altında yapıyor, eğitimi sonrasındaki süreçleri de çok zorlu geçiriyor. Tüm bunların ardından iş bulma serüveni başlıyor ve bulduğu işte mutlu olan insanların sayısı yok denecek kadar az. Böyle bir yerde internet girişimciliğini eşiği düşük olduğundan bir anlamda can simidi gibi bir  alternatif olarak görülüyor. Baktığımızda internet girişimciliği yapan insanların veya kendilerini öyle adlandıran insanların herhangi bir kariyer geçmişleri, iş tecrübesi yok, marka tecrübesi yok, yönetim tecrübesi yok.. Okuldan yeni mezun olmuş, hayata yönelik idealleri var ama bir tecrübesi yok. Hayallerinin ne kadarını gerçekleştirebileceği belli değil.Biz bu insanların hevesleri doğrultusunda yeşeren bir yerden, bir umuttan bahsediyoruz. Özellikle Batı toplumlarına baktığımızda oradaki insanların kendi inisiyatifleri doğrultusunda hayatını kurabilme yeteneği, şansı bizden çok daha fazla. Biz hiç hayalinde olmayan sırf puanı tuttu diye yıllarca istemediği, alakasız bir bölümlerde okuyan milyonlarca gencin yaşadığı bir ülkedeyiz. Bunun sonucunda da zaten sağlıklı bir kariye planlaması, istihdam vs düşünülemez. Peki bizde süreç nasıl işliyor? Lise biter, hemen ardından üniversiteye gidilir. Arada hiçbir yaşam tecrübesi yoktur. İnsanlar tercih yaparken neyi tercih ettiğini bilmezler. Okulu bilmez. Okumak için gittiği okulunun semtine bile gitmemiştir, kayıt olurken gider. Bu kadar el yordamı ilerlenen bir ortamda insanlardan makul girişimler yapmasını beklemek pek mantıklı olmayacak. Bugün internetteki bütün heveslendiğimiz modeller yurtdışındaki seçkin başarı örnekleridir. Ama biz hiçbir zaman batan siteleri, batan girişimleri konuşmuyoruz. Çünkü onlara ulaşamıyoruz bile! Bugün bir tane başarılı girişim varsa emin olun arkasında bin tane başarısız girişim vardır. Burada başarılı olmanın oranı %1, binde bir, on binde bir bazen de yüz binde birdir. Aynen Malcolm Gladwell’in Outliers kitabında olduğu gibi bazen bazı şeyleri başarabilmek için doğru yerde, doğru zamanda bulunmanız şarttır. Örneğin Bill Gates Kozyatağı’nda doğmuş bir Türk olsaydı bugün Microsoft olmayacaktı ya da Steve Jobs Berlin’de doğsaydı bugün Apple olmayacaktı. Yani başarılı olmak o insanların kendi yeteneklerine bağlı değil; başarılı olmayı bazen ülkenin şartları, toplumun dinamikleri gibi birçok şey belirliyor. İnternet girişimciliği özetle insanların kendi kişisel girişimleri ile ihtimalleri oluşturdurduğu dar bir alan değil asla.

Başarısız olan girişimleri ortaya çıkartıp bunlardan ders alınmasını amaç edinen bir oluşum var mı?

Kültürümüzde şöyle bir fark var: Biz başarılarımızı paylaşmayı sevmiyoruz, aman nazar değmesin diyoruz vs. Şirketler kazançlarını açıklama konusunda çok tutuklar. Bununla birlikte herkesi imrendiren bir başarı olduğunda, bir şirket başka bir şirket tarafından satın alındığında bedeli konusunda her şeyi gizleniyor, şartları gizleniyor. Başarısızlıklardan zaten kimse bahsetmiyor. Bugün bir konferansa gittiğinizde “bakın ben bu işi bu yüzden batırdım” diyen birini görüyor musunuz? Hayır. Yurtdışında bunun birçok örneği var. Ama biz sürekli nasıl başardığını anlatan insanları dinliyoruz. Bana bu konuda fikir soran insanlara  tavsiye olarak şunu söylüyorum: Bir e-ticaret girişimi yapacaksanız, önce onun elektronik olmayan halini öğrenin. Yani ticaret nedir gidin bakın, tüm puştluklarını öğrenin, kurdunu çakalını tanıyın, bir esnaf diğerini nasıl kazıklanır öğrenin. Özetle esnaf olmanın raconunu öğrenin. Bunu öğrendikten sonra işin elektroniğini yapmak çok daha kolay hale geliyor. Kendi mesleki duruşumdan dolayı ticaretten anlamayıp e-ticaret sitesi kurup batan, evine haciz getirten, yuvası dağılan yüzlerce insan gördüm. Girişimci olmak için mutlaka girişim yapmayı düşündüğümüz sektörde fiziksel şartlar içerisindeki alternatiflerde en az dört beş sene çalışıp pişmek gerekiyor. Çünkü internet üzerinde yapılan işlerin tek farkı internet üzerinde yapılıyor olması. Yoksa işin muhteviyatını değiştirmiyor. Yani internet üzerinden okuduğunuz haber farklı bir haber değil. O haberin iyi veya kötü yazıldığını anlayabilir veya iyi fotoğrafı kötü fotoğraftan ayırt edebilirsiniz. Dolayısı ile önemli olan haberciliktir. Bunu gazetede, dergide veya internette yapıyor olmanız hiçbir şeyi değiştirmiyor. Aynı şey ticaret, çöpçatanlık, hizmet için de geçerlidir.

Bu söylediklerinizle birlikte internet girişimciliği adında girişim yapmaya çalışan kesimde hemen yapalım, hemen para kazanalım gibi bir sabırsızlık da var..

Ama bu internete has bir şey değil, yaşam bize bunu pompalıyor. Youtube etkisini düşünelim: Bir dakikadan uzun olan her şey uzun, yedi satırdan fazla yazılan her şey uzun. Artık sırada otuz saniyeden daha uzun beklemek için, okul bitirmek için , kitap okumak için sabrımız yok ve sürekli bize bu pompalanıyor. Bilgi yarışması denilen yarışmalarda salak saçma sorular dört tane şık verilerek soruluyor. Benim zamanımdaki bilgi yarışmalarında  bir paragraflık sorular sorulurdu ve şık filan verilmezdi. Katılan insanlar önlerindeki kağıtlara cevaplarını yazıp kağıtları kaldırırlardı. Bilgi yarışması buydu. Şimdi bilgi yarışması dediğimiz şey bile yüzeyselleşti. Bugün baktığımızda ne görüyoruz? Dizilerde herkes konaklarda, yalılarda; magazin programlarında herkes jipleri ile Bebek Parkı’nda… Bütün bu kurgu neyi getiriyor? Çok kısa sürede başarıya ulaşma ve başarıdan da kasıt: para. İnsanlar hemen işe başladıktan iki sene sonra şef, müdür olma derdinde. Daha mezun olur olmaz kaç para maaş alacağının derdinde. Başarı bütün bu yüzeyselliklerin içerisinde kısılınca sabırsızlık da çok doğal bir yan etki olarak ortaya çıkıyor. Ben çalışmaya başladığımda bana 8 ay maaş vermediler ve hiçbir gün bile bana maaş verecek misiniz diye sormadım. Bir gün bana maaş zammınızdan mennun musunuz dediklerinde hiç maaş almadığım ortaya çıktı ve maaş bağladılar. Çünkü bu uygulama o dönem çalıştığım basın sektöründe çok geleneksel birşeydir ve halen de geçerlidir. Para bir şekilde gelir önemli olan ihtiyacınız olan şey para mı, iş tecrübesi mi olduğuna karar verebilmektir. Paraya niçin ihtiyacınız var? Çoluk çocuk mu geçindiriyorsunuz? Aldığınız yalının borcunu mu ödüyorsunuz? İşte bu sorular, ihtiyaçlarınızın parayla olan ilişkisidir. Dalai Lama ‘nın ünlü bir sözü var: Başarıyı onlara ulaşırken neleri feda ettiğine bakarak değerlendir. Başarılarımızı neyin peşinde koşarak, nelerimizi feda ederek, hangi prensiplerimizden fedakarlık ederek ve özveride bulunarak kazandığımızı düşünmemiz lazım. Bu tüm  kurgulanan yaşamın içerisinde genç insandan beklenenin bilgiye, ünvana dayalı olmayıp sürekli maddi şartlandırmaya endeksli olmasını çok tehlikeli görüyorum.

Apple, Facebook, Google, Microsoft bu markalardan hangisi Big Brother?

Tartışmasız Facebook. Microsoft işletim sistemi dünyasında “şeytan” olarak adlandırılıyordu. Ama açık kaynaklı platformların yaygınlaşması, insanların tercihini giderek o yönde kullanmaya başlaması ve Google rekabetiyle birlikte internet çok şeffaflaştı. Microsoft, bilgilerin açıklığından ve paylaşılmasından söz etmeye hatta bu konuda Google’ı suçlamaya başladı. Google reklam politikası yüzünden çok ciddi bir veri toplama derdi içinde ama bunu anonim olarak yapıyor. Facebook bunların içerisindeki en şeytani yöntemlerle içerik toplayan ve bunu normalleştirmeye çalışan bir organizasyon. Bizim adımıza bizden habersiz veri topluyor ve bunu bizimle paylaşmıyor. Biz bu durumu farkettiğimizde aa özür dilerim, pardon diyerek geri adım atıyor. Bizim bilmediğimiz nasıl bir ajandası olduğunu merak ediyorum. İnterneti mantığına aykırı olarak tüm içeriği ve kullanıcıları kendine kitliyor. Facebook’un içindekilere Google veya başka bir arama motorundan ulaşamıyorsunuz. Bugün 600 milyon insanın bilgisini yüklediği bir yerin  kapıları arama motorlarına  sonuna kadar kapalı. İnsanlar birçok siteye Facebook Connect ile bağlı dolayısıyla bu da ayrı bir bağımlılık yaratıyor. Yani çok tehlikeli bir gidişat var.

Türkiye’de Kindle ve iPad gibi ürünler gazete, dergi kültürünü ne düzeyde etkileyecek?

Türkiye üzerinde önemli bir etki muhtemelen olmayacaktır. Çünkü bu cihazları elinde bulunduran o kadar az sayıda insan var ki hepsi birden gazeteyi, dergiyi almayı bıraksa bile tirajda çok önemli bir oynama yapacağını zannetmiyorum. Toplam tirajda da oynatacağı 10-15 bin arası olacaktır. Dolayısıyla toplamın içinde çok önemli bir yüzdeye sahip değil. Ama bugün kağıda basılı yayınların ayakta kalması zorlaşıyor. Tabletleri veya e-kitap okuyucuları kullanalım veya kullanmayalım bugün Türkiye’de her sene  basılan 7 binden fazla kitabın stoklarının her an bitecek gibi bir durumu yok. Bu kitapların dijital kopyalarına ulaşmak mümkün ve gereklidir. Yayınevleri de yavaş yavaş değişmeye başlıyor.

Diğer yandan gazete denilen şeyin 24 saatte bir basılan ve bütün Türkiye’ye dağıldığını düşünürsek  bir yandan da   TV, radyo, internet sitelerinin saniye saniye haber verdiği bir ortamda  gazeteler zaten giderek zayıflayan insan gücüyle  içerik anlamında nasıl rekabet edebilir? Dolayısıyla otomatik olarak her şey elektronik mecralara sırtlarını yaslayacaklar. Biz ise kullanım alışkanlıklarına göre cihazlarımızı seçiyor olacağız: Kimimiz daha cafcaflı, eğlenceli olacak tabletlere yönelecek; kimimiz de sadece okumaya odaklı e-kitap okuyucularına yönelecek. Tabi fiyatları bu seviyedeyken yaygınlaşması pek mümkün değil.

Son zamanlarda ortaya çıkan Tübitak’ın geri dönün çağrısı ve beyin göçü hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Yurtdışına gidenler sizce nasıl geri getirilebilir?

Gidişata ve kurum içindeki arkadaşlarımla olan sohbetlerime bakınca  Tübitak’tan bir halt olmayacağını görebiliyorum .Ayrıca bunun için de müneccim olmaya gerek yok. Devletin de bilime yönelik kalıcı ve uzun vadeli bir stratejisinin de olmadığı ortada. Son hükümet operasyonları gösteriyor ki Tübitak’a bir bilim merkezinden çok fethedilmesi gereken son birkaç  kaleden biri mantığı ile bakılıyor. Bizim tarzımızda olan ülkelerde bilim, kamu tarafından sahiplenilmiyor ve bu işi yapanlara da öcü gözüyle bakılıyor. Biz toplum olarak bilimi üretmekten çok tüketmeye programlı olduğumuzdan hiçbir zaman kendi cep telefonumuzu üretme derdine düşmedik. Üretme derdine düşen hiç mi olmadı? Aselsan, Raks üretti, şimdilerde General Mobile uğraşıyor. Bizim insanımızın bunları kabullenmede eşiğimiz biraz yüksek. Yerli bir markadaki ürünü alırken herhangi bir X markasından daha fazla sorguluyoruz. Biz hep ithal edip, tüketmeye programlı olduğumuzdan ve ekonomiz de bunun üstüne kurulu olduğundan buradaki bilimin özel sektörden başka sahip çıkanı yok. Türkiye’de AR-GE’ye muhtaç sektörlerin öncül kuruluşlarının yurtdışındaki beyinleri kendi bünyelerine katabilme ve onları gerçekten tatmin olabilecek ortamı yaratabilmelerini gerçekleştirmeleri gerekir.

Serdar Kuzuloğlu kitap çıkartmayı düşünüyor mu?

Benim işim yazma olduğundan sürekli gazete ve dergiler için yazılar yazıyorum. Benim için kitap yazmanın bir futbolcunun antremandan sonra kafayı dağıtmak için 3 km daha koşmasından bir farkı yok.  İnsan kafa dağıtmak için başka bir şey yapmak ister, belki okumak ister. Ayrıca ben de okumayı çok seviyorum ve çok uzun zamandır her fırsatta okuyorum. Okumak, yazılı olana karşı algımı o kadar yükseltti ki okuduğum insanlar gibi yazabilmeyi ve beni bir kitap ne kadar heyecanlandırıp etkiliyorsa benim kitabımı okuyan insanın da heyecanlanıp bir şeyleri hayatında değiştirmesini kurguluyorum. Tüm bunlar gözümde bu işi daha çok büyütüyor. Çünkü kitap yazmanın daha özenilmesi gerekilen bir şey olduğunu düşünüyorum yoksa bugün yayınlanan kitaplar gibi ayda bir tane çıkartırım hatta isteyenle bahse bile girerim. Bir yandan da son dönemde bu tabletler üstünde teknolojiyle, bilgiyle bezeli ve interaktif unsurlar içeren etkileşimli kafamda kurguladığım bir kitap var. Eğer bunu yapabilirsem enterasan bir başlangıç yapmış olacağız.

Radikal’deki son yazınızda Steve Jobs’un Bill Gates’in emekliliğinden bahsetmiştiniz. Serdar Kuzuloğlu ne zaman emekli olacak?

Aslında benim şöyle bir problemim var: Ben tam olarak ne iş yaptığımı bilmiyorum. Tam olarak neyden emekli olacağımı bilmiyorum. Açıkçası yazı yazmak yaşla çok beslenen bir şey. 30 yaşlarında yazdığınız bir yazı 40 yaşında yazdığınız bir yazıdan daha ham oluyor. Yaş aldıkça, okudukça, biriktirdikçe yazma yeteneğiniz daha da artıyor. Bence bir insan 20 yaşında değil de 70 yaşında yazmalı. Belki çok daha lezzetli, süzme şeyler ortaya çıkacaktır. O konuda hevesim ilelebet devam eder mi bilmiyorum ama ben elimin tuttuğu, elimin kulağımın işittiği sürece okumaya, yazmaya ve üretmeye devam edeceğime inanıyorum. Bunlar beni çok mutlu ediyor ve yaşadığımı hissettiriyor.



Bu Yazıya Ait Yorumlar (2)

    Elshan Quliyev

    Tesekkurler cok guzel bilgiler !

    Cevapla
    Burak Polat

    Röportajınız için öncelikle teşekkürlerimi sunuyorum… Sayın Kuzuloğlu’nun özellikle İnternet Girişimciliği ile ilgili düşünceleri çok aydınlatıcı… Yıllarca klişeleşmiş bir laf vardır “tüketim toplumundan üretim toplumuna geçiyoruz” diye; ancak daha bir geçiş tam anlamıyla söz konusu değil. BRIC ülkelerinin brain drain’den brain gain’e geçişlerini imrenek izliyoruz… Arzu edilen noktalara ulaşmak adına ilk yapılması gereken şey eğitimdir; gerekli endüstriyel alt yapının kurulumu, ar-ge çalışmalarının incremental’dan radical boyutlara geçmesi ve ekonomik iyileşmenin sağlanması zaten eğitimin iyileşmesi ile doğru orantılı şekilde kendiliğinden gerçekleşecektir.

    Tekrar tekrar röportaj için Gelecex’e teşekkürler…

    p.s. eğer web girişimciliği ile ilgilenen veya web girişimciliği ile ilgili soruları olan varsa Girisimo.com’a davet ediyorum kendilerini…

    Cevapla
Yorum Yapabilirsiniz
  • İsim:
  • E-mail:
  • Yorum:

Üst