Yıllar geçip de Irak saldırısının ateşi küllendiğinde siyasetçiler, askerler, diplomatlar, borsacılar, silah tüccarları, işadamları, sanatçılar, gazeteciler çocuklarından aynı soruyu duymaya başlayacaklar: “Savaşta ne yaptın?” Kiminin hafızasında emziğiyle ölmüş bir Iraklı bebeğin fotoğrafı olacak, kiminin hafızasında kızlarının başucunda ağıt yakan analar; başlarına geçirilmiş poşetlerle oğullarına sarılan esirler; bir petrol kavgasında yok yere canına kıyılmış siviller, harap edilmiş şehirler… “Seyirci kaldık” diyecek siyasetçiler… “Silah sattık” diyecek tüccarlar… “Kar ettik” diyecek borsacılar. CAN DÜNDAR ın bu yazısını okuduğumda çok etkilenmiştim Mustafa Bey Peki siz ne yaptınız savaş anında ;
Seda Zorba: Merhaba Mustafa Bey ;
Röportajımıza başlamadan önce daha önce okuduğum CAN DÜNDAR ın bir yazısı ile başlamak istedim.
Şimdi sorulara geçelim isterseniz. Seda Zorba: LYON’da Euronews’da çalıştığınızı biliyoruz. Fransa serüveniniz nasıl başladı, niçin oraya gittiniz ?
Euronews TV, 1993 yılında EBU’nun (Eurovision Broadcasting Union) haber bülteni düşüncesi ile yola çıkılarak yayın hayatına başlayan ve zaman içerisinde bünyesine farklı dilleri de katarak büyüyen bir TV kanalıdır. Euronews bugün 24 saat kesintisiz yayınını 11 dilde eş zamanlı olarak sürdürüyor. İstatistiklere göre dünyada en geniş yayın ağına sahip olan ve dünyanın her yerinden izlenebilen bir haber kanalıdır. Farklı dil, din ve ırklara mensup yüzlerce gazeteci, Euronews’de haber merkezi içerisinde aynı çatı altında fikirlerini ortaya koyar ve sonuçta ortak kararla ortaya güzel haberler çıkar. Unutmamak lazımdır ki Euronews adından da anlaşılacağı üzere yayın politikasını Avrupa perspektifinden değerlendirir.
Benim Euronews’e gelmem ise uzun bir sürecin ardından oldu. Euronews’de çalışma teklifi aldıktan sonra değerlendirdim ve kabul ettim. Ardından imtihan süreci başladı. Beş ayrı aşamadan geçtim ve bütün etapları geçtikten sonra burada çalışmaya hak kazandım. Aslında hem davet alıp hem de imtihandan geçmek bana ilginç gelmiş olsa da bir anlamda kendimi de sınamış oldum. Euronews’de işe girmek çok zor işten çıkmak ise neredeyse imkansız…
Seda Zorba: Biraz kendinizden bahseder misiniz? Eğitim hayatınız ne yönde şekillendi.?
Türkiye’de üniversite kazanmama rağmen lise biter bitmez burslu olarak yurt dışına çıktım. İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum. Aslında iletişim mezunu değilim ama bunun eksikliğini hiçbir zaman yaşamadım. Gazeteciliğe 19 yaşında bir Rus haber ajansında başladım. Ardından Afganistan’a geçtim ve 6 yıl bu ülkede kaldım. Çeşitli TV ve ajanslara muhabirlik yaptım. Hayatımın altın yılları Afganistan’da geçti. Sonrasında kısa süreli Türkiye’ye döndüm ve ardından Irak’ın işgali ile Ortadoğu serüvenim başladı. Ortadoğu’nun birçok ülkesinde kaldım haber takip ettim. Son olarak Kudüs merkezli Ortadoğu ile ilgileniyordum. 48 ülkede bulundum bunların yarıdan fazlası savaş bölgesi.
Seda Zorba: Savaş muhabiri olmaya nasıl karar verdiniz ?
Birinci Körfez savaşı sırasında ben henüz ortaokul çağındaydım. Yapılanlar çok ağırıma gitmişti. Bosna savaşı ise savaş muhabirliğine adım atmam için bir başka nedendi. Orta okul ve lise dönemlerinde Afganistan ile alakalı okuduğum kitaplar bu işi yapmam için zaten beni tetikliyordu. Ani bir kararla başladım. Dünyanın ağlayan yüzünü gülen yüzüne göstermek insan olarak benim boynumun borcudur diye düşündüm.
Seda Zorba: Savaş muhabirliği bilindiği gibi çok riskli mesleklerden bir tanesi bu kararınıza ailenizin tepkisi ne oldu ?
Ailemin tek erkek çocuğuyum. İki kız kardeşim var. Ailem yaptığım mesleği hiçbir zaman kabullenemedi. Hiçbir zaman bu anlamda benimle aynı safta yer almadılar. Bile bile ölümü göze alan bir meslektir savaş muhabirliği. Hangi anne ya da baba yüreği dayanır ki? Hangi anne-baba evladına git yavrum arkandayız diyebilir ki? Bu zor bir karardır ve bu kararı ben verdim. Onlardan destek istemek yerine sadece bana mani olmamalarını istedim.
Seda Zorba: Savaş muhabirliği dışında başka bir alanda da çalıştınız mı ?
Savaş muhabirliğinin dışında başka hiçbir iş yapmadım. Tek işim gazetecilik ve alanım ise savaş muhabirliği.
Seda Zorba: Savaş muhabiri olmak ne gibi sorumluluklar yüklüyor size ?
Savaş muhabirliği zor iştir. Vicdani boyutu çok ağır basar. Çok hassas olmayı gerektirir. Tamamen gerçekleri söylemek, yazmak ya da bildirmek zorundasınız. Asla taraf olmamalısınız. Yeri gelir inanılmaz acı çekersiniz ama acınızı içinize atıp gerçekleri dile getirmek durumundasınız. Irak’ta Amerikan askerlerinin kurşunları ile hayatını kaybeden çocukların haberini verirken bu böyledir. Afganistan’da hava bombardımanında hayatını kaybeden sivillerin katledilme haberini verirken de böyledir. Somali’de bir örgütün yaptığı saldırılarda hayatını kaybedenler de aynıdır. Afrika’da tecavüze uğramış ve ardından öldürülmüş genç kızın hikayesi de aynıdır. İnsan unsuru haberleri veriyorsunuz ve bu çok ince bir çizgidir. Sınırı asla aşmamalısınız. Benim mesleğim acıtasyon üzere kurulu değildir ama aynı zamanda skor verir gibi haber de verilmemeli.
Seda Zorba: “Kötü olaylar iyi haberdir” görüşü hakimdir. Bu tarz haberleri çekerken, mağdurlarla ya da çevredeki insanlarla diyalogunuz nasıldır?
“En kötü haber en iyi haberdir.” Bu bence kendini aşamamış ve isim yapma peşinde olan, etik kurallarından habersiz vasat altı insanların başkalarının gözyaşı üzerine prestij kondurma telaşesin den ortaya çıkmış bir ifadedir. Ben kolumdan vuruluncaya kadar kimsenin acısını anlamıyordum. Ne zamanki savaşın ortasında kalıp da sağ dirseğimden yaralandım o zaman o acı çekenleri çok daha iyi anladım. Ben her savaş muhabirinin haber vermesi için yaralanması gerektiği gibi bir şey söylemiyorum yanlış anlaşılmasın. Demek istediğim yaptığınız haberleri hissederek yaparsanız aslında her haberin kötü olduğunu anlarsınız. Sonuçta bir insanın canı yanmıştır. Birileri annesini, babasını, evladını, kardeşini kaybetmiştir. Ya da yaralanmıştır. Bunun için “En kötü haber en iyi haberdir.” diyenlerden nefret ediyorum.
Seda Zorba: Çekim sırasında yada savaş anında o cesetleri yada o kaos ortamında soğukkanlılığınızı nasıl koruyorsunuz ?Bunun için eğitimler aldınız mı ?
1997 yılında Kuzey Afganistan’daki iç savaşta 10 bine yakın Taliban savaşçısı hayatını kaybetmişti. Aynı şekilde son olarak Libya’da yüzlerce savaşçı ve sivil hayatını kaybetmişti. Bütün bunların haberini yapmak. O bölgede haber takip etmek zor olsa gerek. Allahın verdiği canı bir başkasının aldığını görmek elbette bir insan olarak dayanılacak bir durum değil. Mesela 2000 yılında Kabil’de cuma namazı sonrası bir bakanın aracına suikast düzenlenmişti. Cami kapısında dilenen kadınların her parçası bir yana savrulmuştu. Onların görüntülerini çekmek ve haber yapmak çok ama çok acı bir durum. Ben elbette eğitim aldım. Ama hiçbir eğitim şekli size karşınızda öldürülen insanları unutturamaz. Acınızı hafifletmez. Sadece o anlık soğuk kanlılığınızı korursunuz o kadar. Ben her savaş haberi takibinden sonra en az iki ay kendime gelemiyorum. İsterse etrafım psikologlarla dolup taşsın.
Seda Zorba: Bir çok gazeteci riskli bölgelerde haber peşinde koşarken canından olmuş, bir çoğu esir düşmüş, bir çoğu da casus olmakla suçlanmışlardır.Buna katılıyor musunuz , bu gibi durumlarla karşılaştınız mı ?
Şu ana kadar haber takibinde farklı zamanlarda üç defa vücudumun çeşitli yerlerinden yaralandım. Defalarca gözaltına alındım. Defalarca sorgulandım. Hele de otorite boşluğu var ve devlet yoksa ve silahlı grupların eline düşmüşseniz bu çok daha vahimdir. Mesela Kabil 2001′de düşmüştü. Henüz hükümet kurulmadan Tacik savaşçılar beni sorguya almışlardı. 4 saat sorgulandım. O arada bir fırsatını bulup uydu telefonum ile ISAF bünyesindeki Türk askerinden yardım istedim ve onlar beni o sıkıntıdan kurtarmışlardı. Yoksa sonumu gerçekten göremiyordum.
Seda Zorba: Daha önce ne olabileceğini kestirip konumunuzu o şekilde mi ayarlıyorsunuz yoksa olayların akışına kendinizi kaptırdığınızı söyleyebilir miyiz?
Savaş sırasında neler olacağını kimse bilemez. Eğer kara savaşı ise bu her an için karşı taraf lehine değişebilir. Bu durumda arada kalma riskiniz olabilir. Savaş alanı eğer düz arazi ya da çöl ise bu durumda gelişmeleri bir adım geriden izlemek durumundasınız. Güzel görüntü en önde olmakla alınmaz. Bulunduğunuz bölge mayınlı ise ya da mayınlı bölgelerden geçmeniz gerekiyorsa bölgeyi tanıyanların peşine takılmak zorundasınız. Savaşta elbette konum belirlenir ancak kısa sürede neler olacağını kimse bilemez. Her savaşın kendine özgü bir yapısı ve gidişatı vardır. Eğer savaşan taraflardan birinin kara ve hava gücü daha fazla ise onlara iliştirilmiş bir şekilde takip de yapılabilir ama ben bu yöntemi kendi içime hiç sindiremedim. Kendi imkanlarımla kendi stratejimle hareket etmeyi tercih ettim. Sonu belli olan savaşlar vardır bu durumda daha rahat edersiniz ancak uzun soluklu ve ne olacağını bilmediğiniz savaşlarda diğer medya mensupları ile paslaşmak ve ortak hareket etmek en mantıklı yoldur.
Seda Zorba: Şuana kadar hangi savaş bölgelerinde savaş muhabirliği yaptınız ?
Yaklaşık 6 yıl Afganistan’da görev yaptım. En kanlı iç savaşların yapıldığı dönemden Afganistan’ın Amerika tarafından işgali sonrasına kadar orada kaldım. Ardından Irak’ın Amerika tarafından işgaline tanıklık ettim. 5 yılım Ortadoğu’da geçti. İsrail-Filistin, İsrail-Hizbullah savaşını takip ettim. Pakistan-Hindistan arasındaki gerilimde orada bulundum. Keşmir’de bulundum. İran, Libya, Suriye, Sudan, Somali gibi ülkelerde bulundum. Bunun dışında siyasi krizler, silahlı çatışmalar ve turuncu devrimler takip ettim.
Seda Zorba: Bize savaş sırasında yaşadığınız ilginç ve sizi de derinden etkileyen bir anınızı anlatır mısınız ?
Savaşlar çok kötü. Her an ölümle burun burunasınız. O anda gördüğünüz her şey aradan aylar yıllar geçse de gözünüzün önünden gitmez. Unutmak istersiniz ama bir anda aklınıza gelir ve uzun süre zihninizi meşgul eder. Ölüm defalarca sizi teğet geçmiştir. Hemen yanı başınızda bir meslektaşınız yaralanmıştır ya da hayatını kaybetmiştir. Bunu asla unutamazsınız. Bir sevdiğinizi kaybetmişsinizdir. Bu sizi yıkar. 1998 yılında Afganistan’ın Mezar-ı Şerif kentindeydim. Taliban örgütü, Kuzey İttifakı’nın başkenti konumundaki bu stratejik kenti ele geçirmek için olanca gücüyle bastırıyordu. Şehir artık ağır toplarla vuruluyordu. Bu ani bir yaklaşım olmuştu. Bazı yerel komutanların Taliban’ın saflarına katılması da Taliban savaşçılarının Mezar-ı Şerif’e yaklaşmasını kolaylaştırmıştı. O sırada Belh Üniversitesi tıp fakültesinde öğrenci olan kız arkadaşımı okuldan almaya gitmiştim. Kendisi ile çıkış kapısında buluştuk. Acilen evine bırakacaktım. Kitaplarını sınıfta bıraktığını gidip alıp geleceğini ve beklememi istedi. Ben de beklemeye başladım. Aradan hayli zaman geçti ama dönmedi. Sonra hiç dönmedi……
Seda Zorba: Peki Mustafa Bey son olarak bur dan genç muhabirlere tavsiyelerinizi alabilirmiyiz , kişisel gelişimleri için onlara verebileceğiniz küçükte olsa tavsiyeler var mıdır ?
Genç meslektaşlarıma tavsiyem, insanoğlu var olduğu sürece haber de olacaktır. Ben savaş muhabiri oldum ama hayatta sadece savaşlar yok. Çok güzel şeyler de oluyor. Çok çalışsınlar, fazlaca kitap okusunlar. Kişisel notlarımı ve haberlerimi hala kalem kağıt kullanarak yazıyorum. Bilgisayara ve özellikle de arama motorlarına fazla takılmadan daha çok kitap okusunlar. Okunan kitap kalıcıdır. Türkiye konumu itibari ile Asya, Avrupa ve Ortadoğu’nun ortasında bulunuyor. Bu üç coğrafyayı da çok iyi okusunlar. Yakın tarihlerini, ekonomilerini, siyasetlerini, dış politikalarını takip etsinler. Mutlaka gazete okusunlar. Akıllarına takılan herhangi bir soru varsa bana ulaşabilirler. E mail adresim mustafa.bag@gmail.com bunun yanısıra facebook ta ben war correspondents (savaş muhabirleri) adında bir grup kurup arkadaşlarımı eklemiştim. Dileyen oraya üye olabilir ve diğer savaş muhabiri meslektaşlarımla da tanışabilirler
Seda Zorba: Bu güzel röportajı bizi kırmayıp kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz…